Merhaba,

Aşağıda yazılı olan üç günlük bir çağrışım derlemesidir. Mükemmelden mükemmele geri gelene kadar çağırdıklarımdır.

Dönüp durmak gereksiz. Dalıp gitmek de anlamsız. Bunun gibi kılıf taktığımız onlarca davranış ya da düşünce kalıbını mükemmeliyetçiliğimiz yüzünden terk etmiyor muyuz?

Uyum sorunu, anlatım bozukluğu, yaşanmışlığın eksikliği, küfür gibi insanın suratına vurur. Anlamak güç de olsa “hiç” umursamamak, varlığın yanında yok olduğunu hissetmek ve bunun verdiği dinginlik paha biçilmez.

Arayışı bırakıp içine dönünce yaşadığını sandığın kavram kargaşası aslında sensin, benim. Lanet olası bir kaos bu, ancak farkındalık işe yarıyor gibi…

Çoğu azı yok! Hep yazmak… Güvercinlerin uçması kadar doğal. Mesela, hamile kalan genç bir kunduz ile yaşlı ve bakire bir su samuru karşılaşırsa ne olur? Bir dönem üçgenlerin, piramitlerin hükmettiği dünyanın bugünkü hakimi hangi şekil? Hiç ayağında sandalet ile gezen bir şövalye gördün mü? Nefes alıyor musun? Elbette, ama aldığın derin nefeslerin gücünün farkında mısın? Doğuyoruz, büyüyoruz, ölüyoruz fakat ölüm ile bitiyor mu? Aynı şekilde, ürüyoruz, doğuyoruz, çoğalıyoruz fakat salt çoğunluk muyuz? Çözüm daha erken ölmek ya da daha hızlı çoğalmakta mı yatıyor? Yoksa umursamazlığın verdiği huzur ve dinginlikte mi? Çemberin dışında değil, içinde “hiç” değil! Yerden bağımsız olmak için arsa mı satın alırdın? Zamandan bağımsız olmak için saat takar mısın? Farklı görüşlerin bütünleştiği anda koşarak çamurlu suya atlamak istediğin oldu mu?

Ölümü hatırlamak, hatırlatmak… Şaşılacak bir olay olmasa gerek fakat ölümün ne kadar değişik bir kavram olduğunu düşünmeye itiyor. Çimenlerde uyuyan köpekler, yağmur yağarken de huzurlu mudur? İşçiler, köylüler, tavşanlar ve bir de kocaman bir denizanası… Dünya’nın kocaman bir denizanası olduğunu varsayıp, bizlerin de içine sıkışmış olduğunu kâbul edersek ilerleme kaydeder miyiz?

Çabalamak zor olsa da düşüncelerini serbest bırakmak rahatlatıcı. Freud sadece seks yapmamış! Daha da ileri gidip denizanasının gövdesine bir çomak sokup, dışarıya uzanan bir delik açmış da olabilir. Öyle ya bu denizanasının şeffaf vücudunun ardında neler görüyoruz? Gezegenleri mi? Onlar da birer denizanası, Güneş de bir çeşme… Denizanaları yavaş yavaş Güneş’e yaklaşıyorlar ve akan su gövdelerini paramparça ediyor. Haydi çık işin içinden! Sadece sus ve onların çığlığını dinle!

Bu yol yürüdükçe uzasa da, sanki yazdıkça kısalıyor. Mors alfabesiyle konuşmak bu kadar mı zor? Gerçek dışı sandığın altı gözlü keçiler bir gün kanatlanıp gökyüzünde halaya dururlarsa, hislerini tarif edecek gücü bana kim verecek?

Yaş, kuru, yaşlı, sınır, eski, ahşap ve ustalar… Konuşsa da ustalar, susmak yanlış, hep yanlış, en yanlış! Susmanın zıttı konuşmak değil düşünmemektir. Düşüncesizlik ile kontrolsüz salt farkındalık ne kadar yakın görünse de aldatıcıdır. Peki beklemek ile umut etmek yakın anlamlı mıdır?

Ah kelimelerin renkleri olsa… Sarı kelimeler, pembe, mavi, yeşil… Yazmak daha kolaylaşır mıydı? Yoksa aradaki uyumu arayan mükemmeliyetçiliğimiz yine her şeyi berbat eder miydi?