Hiç Olduğum Ev
                            AyşeKadın/Edirne

                            6 Kasım 2011

Mevlana Celaleddin-i Belhi Rumi
Ne Başı Ne Sonu Olan Ülke

Aynaların Gerçek Sahibi’ne,

Efendim, yüzyıllar önce ya da yüzyıllar sonra buluştuğumuz bugün, sizin deyiminizle “Vuslat”a giden yolun hem başındayım hem de sonundayım. Bu mektubumda, sizi gördüğüm, sizinle konuştuğum bir rüyadan bahsedeceğim. Işığımı etrafımdaki bütün ışıklara gözümü kapatıp içime yöneldiğim bu derin uykudayken buldum.

Adım Nünü, Selimiye’nin şehri Edirne’de bir öğrenciyim. Gündüzleri okuluma gider, geceleri ise küçük ve şirin evimde otururum. Aynalarda kendimi seyrederim. Birbirlerine, daha da acınası kendilerine yabancılaşan insanlara inat, hayata dair, aşka dair düşler kurarım. Buna rağmen benim de içimden çözümünü bulamadığım bir umutsuzluk hiç eksik olmadı. Ta ki o güne kadar…

Bir sabah kapı sesine uyandım. Sabahın bu erken saatinde kimin bana bir söyleyeceği olabilirdi ki? Yavaşça doğruldum ve kapıya yöneldim. Üstüme çekidüzen verip kapıyı açtım. Kimsecikler yoktu. Etrafa bakınırken yerde bir mektup gördüm. Merak içinde eğilip mektubu aldım. Odama geri döndüm ve köşedeki koltuğa oturdum. Zarfı hızlıca yırttım. Okumaya başladım. Mektubu “Canbaz” isimli biri yazmıştı. Yazısı hiç okunaklı değildi. Aceleyle yazdığını düşündüm. Nereye gidiyordu acaba?

Yazısının aksine anlatımı epey hoşuma gitti. Kendimi kelimelerin büyüsüne kaptırdım. Zaman zaman anlamakta zorlandım. Anlamadığımı anladıkça hevesim arttı. Okumaya devam ettim. Eski bir şarkıdan yaptığı alıntıyla düşüncelere daldım. Mektup kısaydı ama ben sonuna gelene kadar uzun bir zaman geçti. Neredeyse her satırında aşktan bahsediyordu. Dediğine göre aynaya baktığımda gördüğüm kendim değildi. Gerçek yüzümü görmem için aşık olmam gerekiyordu.

Kendimle başbaşa, düşüncelerimin olanca kargaşasına aldırmadan, kahvaltımı yaptım. Giyindim ve okula gittim. Sınıfa giden koridor bana uzun bir yol gibi geldi. İki yanındaki öğretmen odaları ve kapılarında yazan isimler, sanki hepsi birden anlam kazanmaya başlamıştı…

O gece rüyamda, ucu bucağını gözlerimin seçemediği bir yolun ortasında, yalnız, küçük bir çocuktum. Önce ne yapacağımı bilemedim. Biraz etrafıma bakındıktan sonra usulca yere oturdum. Gözlerimi ovuşturmaya başladım. Nemli olduklarını hissettim. Belli ki ağlamıştım. Çaresizlik içinde düşünürken yolun iki yanındaki ağaçların hışırtıları dikkatimi çekti. Fazla zaman geçmeden anladım. Hep bir ağızdan “aşk” diyorlardı. Ayağa kalkıp yürümeye koyuldum. Yolun sonu hiç gelmeyecek gibiydi. Yürüdükçe uzuyordu yol, uzadıkça umudum azalıyordu.

Sabaha karşı, güneşin doğuşuna yakın, ter içinde uyandım. Bu rüyayı pek umursamadım. İkinci gece uykuya daldığımda yine aynı yolda küçük bir çocuktum. Bu sefer ağaçlara yolun sonunu sordum. Yanıt alamadım. Sinirlendim. Koşmaya başladım. Yolun sonu olduğunu düşündüğüm yere gitgide yaklaşıyordum. Hırsım arttıkça hızlanıyordum. Aradan ne kadar zaman geçti bilinmez ama rüyada bana bir ömür gibi geldi. İstediğim yere vardığımda, karşımda bir çıkış değil devasa bir ayna vardı.

Yine sırılsıklam uyandım. Uzun uzun düşündüm ama bir anlam veremedim. Üçüncü gece, yanlış yönü seçtiğimden emindim. Yüzümü diğer tarafa döndüm. Var gücümle koştum. Sonuç farksızdı. Karşımda yine bir ayna vardı. Çıkışı olmayan, bir yere varmayan bu yolun ortasında ben ne arıyordum? Ağaçların yükselen sesleri eşliğinde başka bir yol aradım. Bir patika bile bulamadım. Yoruldum. Üzüldüm çünkü kendimi tutsak gibi hissettim.

Ustam, gecelerin birbirine benzemesi, gündüzlerin de benzemesine neden olmuştu. Odamda bütün gün ileri geri yürüyor ve kendimi dinliyordum. Duvara astığım bir sözünüz ise aklımdan hiç çıkmıyordu:

“Yanlış ve doğru davranmayla ilgili fikirlerin ötesinde bir yer var. Seninle orada buluşacağım…”

Benimle buluşacağınızdan şüphem yoktu ama neredeydiniz? Gecelerim sizi aramakla geçti. Altıncı gece, yine rüyamda, arayışımın yersiz olduğuna karar verip aynanın karşısına geçtim. Uzun süre kendime baktım durdum. Yansımamı değil düşüncelerimi izlediğimi hissettim. Yuvasına yiyecek getiren bir kuşun telaşında kafamın içine girip fazla duraksamadan ayrılıyorlardı. Denediğim diğer yolların aksine bu beni epey rahatlattı. Gözlerim yavaş yavaş yolun diğer ucundaki aynayı seçmeye başladı. Sonrasında diğer aynanın içinden karşısında durduğum aynayı gördüm. Sizi gitgide daha iyi anladım. Sonsuzluğun yanı başında, düşüncelerimin, yargılarımın esiri olmuştum.

Pirim, ardına kadar açılan gözlerim bir garipliği sezmeme yardım etti. İki ayna içinden, olmam gereken yere baktığımda karşıma yansımam değil, alevi gittikçe büyüyen bir mum çıktı. Bir süre sonra pırıl pırıl parlayan alevin kamaştırdığı gözlerim başka bir şey görmez oldu. Kalbim ölesiye çarpıyordu. Ağlarken gülümsüyordum. Karşımda olanca güzelliğiyle duran muma kavuşmak için can atıyordum. Cesaretimi topladım ve aynanın içine bir adım attım.

Benim için tarifi güç bir andı. Yüreğim yerinden çıkacaktı. Aynanın içinden yavaşça geçtim. Etrafa bakındım. Önce bir fark sezemedim. Geldiğim yere geri dönmüş gibi hissettim. Şaşkın bir halde yüzümü tekrar aynaya döndüğümde anladım. Biraz önce uçan kuşlar gibi kafamda süzülen düşünceler gitmişlerdi. Benliğimi, “ölüm zehiri ile dolu beden testimi”, aynanın diğer tarafında bırakmıştım.

Mirim, artık gözlerim her şeyi daha iyi seçiyordu. Biraz önce mumu gördüğüm yerde bu sefer siz de vardınız. Olanca heybetinizle karşımda duruyordunuz. Mum ile bir olmuş yanıyordunuz. Küçük fakat hızlı adımlarla yanınıza geldim. İkimizin de o sırada aklına gelmiş olacak ki aynı anda birbirimize soruverdik:

“Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik?”

Gülüyorduk. Yürekten gülüyorduk. “Ab-ı hayat ile dopdoluyduk.”

Yedinci gün yine erkenden, sabaha karşı uyandım. İçim huzur doluydu. “Aşk” deyip duruyordum. Baktığım her varlık mumun farklı bir görünüşü, farklı bir yüzü gibiydi. Hislerime hükmetmek için hiç gayret etmedim. En sevdiğim kıyafetlerimi giydim. Dışarı çıkacaktım. Önce kapının deliğinden bakmak istedim. Bir türlü yetişemedim. Şaşkınlıkla cebimdeki küçük aynayı çıkarıp kendime baktım. Boyum iyice kısalmıştı. Küçük bir çocuk olmuştum.

Bir süre öylece kalsam da içimde giderek büyüyen huzurun şaşkınlığımı yenmesi uzun sürmedi. Odama geri döndüğümde yatakta uyumakta olan kendimi gördüm. Ona bir mektup yazmaya karar verdim. Hemen bir kağıt kalem buldum. Nedense her zaman kalem tutan sağ elimle değil sol elimle yazmaya başladım. Yazarken zorlansam da kağıda içimdeki bütün aşkı döktüm. Bir süre mektubu nereye bıraksam diye düşündüm. Rafta duran zarflardan birini aldım. Gözlerimin yaşını kağıda sildim. Sonra zarfın içine koydum kağıdı ve kapının önüne bıraktım. Zili çalıp koşarak kaçtım. Bastıran yağmura aldırmadan okula doğru yürümeye koyuldum.

Okula vardığımda sırılsıklam olmuştum ama nedense üşümüyordum. Sınıfa giden koridor yavaş yavaş rüyamdaki yola benzemeye başladı. Bense yolun sonunun nerede olduğunu hiç umursamıyordum. Yürüdükçe uzuyordu yol, uzadıkça umudum artıyordu. Ağlarken gülümsüyordum. Yolun iki yanında, öğretmen odalarının olduğu yerde, birer birer yükselen ağaçları gördüm. İşte o ağaçlar, tek sözü “aşk” olan bir şarkı söylerlerken, ben artık ucu bucağını gözlerimin seçemediği bu yolun ortasında yalnız başınaydım.

Sevgili dost, gerçekten uyandığımda, artık içimde umutsuzluktan eser yoktu. Rüyada geçen yedi gün aslında uykuda geçirdiğim yedi saatti. Prensesim Nünü’nün yatağımın yanı başında asılı olan resmine baktım. Işıl ışıldı. Aklıma aynaların ardında gördüğüm mum geldi. Yatağımdan kalktım. Yavaşça kapıya yöneldim. Üstüme çekidüzen verip kapıyı açtım. Hızla uzaklaşan çocuğu seyrederken yüzümde güller açtı. Gözlerimin yaşı ile ıslanan bu mektup, yağmura aldırmadan koşan çocuğun kapımın önüne bıraktığı mektuptur.

Anladım ki insan aynaları görünce, karşısında bütün çıplaklığıyla duran gerçeğe sırt çevirip geri dönebilir. Yolun sonuna geldiğini zanneder ve baştan başlar. Oysa yol aynanın içinden geçer. İnsan, benliğinden sıyrılıp aynanın içine adım atınca uyanır. “Bütün benlikler onun olur.” Kavramak güç de olsa aynalar mumdan başkasını yansıtmazlar. Ağaçlar “aşk” diye hep ona seslenirler. Muma, yani aşka giden yol da aşkın ta kendisidir. Düşüncelerimin artık beni rahatlatan bu kargaşasında eski bir şarkıya kulak veriyorum ve seni anıyorum.

“Her tutsağın bir kaçışı, uykunun uyanışı da vardır…”

İşte divane aşık, akıp geçen yüzyıllar ile birlikte insanoğlu aldanmaların, uyutan dikkat dağıtışlarının tutsağı oldu. Bu büyüyü kırmak için, akıllarımızın açık kapıları ardında yatan “gizli merdivenlere” tırmanmaya ihtiyacımız var. Rüyama girip bana gerçek yüzümü göstermeseydin, belki ben de bunu hiç anlamayacaktım. İçtenlikle teşekkür ederim.

Geçen zaman isimleri değiştirdi belki,
Rumi ile Şems, Nünü ile Canbaz…
Oysa yazılan mektup da edilen söz de bir.
“Belki dünü, bugünü, yarını olmayan bir sohbet.”
Aşktan gelip, aşka gider.
Aynalar şahidim olsun ki seni seviyorum.
Gönül aynamda güneş gibi doğan Nünü’yü seviyorum.
Alınır, satılır, doğar, ölür ya aynalar,
Ama yansıttıkları da sahipleri de birdir ya,
İşte ben o Bir’i seviyorum.
Aşığım, dürüstçe, özgürce ve ışıl ışıl…

            Küçük dostun,
            Canbaz