Güzelliğin, kabusların ve yolların
Sonu vardır elbet
Ama başından bunu kestirmek ne olası ne de öngörülesi
Evet! Onlar benim cinlerim!
Utancım yoktur
Yazıyorsam
Haklı olduğumdan değil
Bir ışık yaktığındandır
Böyle biline
Benim güzelim, ışığım
Bir eski şehirdedir
Kazınmış kafatasımın çölünde güller açıyorsa
O şehirden
O ışıktan
O güzeldendir
Böyle biline
Ana rahminde aradığın ışık
Nefes alırken bulamadığın huzur
Yürüdükçe bitmeyen yolun başı da sonu da O’dur
O’ndan ötürüdür
Gayrı bu garip adama dert yoktur
Sahilde kumlarda
Kanlar içinde yatıyorsam
Bilin ki gitmiştir
Yoktur demek olmaz
Zira oradadır ve buradadır
Nereye baksam,
Neye dokunsam,
Ne içsem,
Ne solusam,
Neyi bilsem,
Neyi merak etsem,
Ne kadar uğraşsam,
Ne kadar yürüsem,
Ne denli düşünsem nafile
Başı da sonu da O’ndandır
Basit olduğu kadar şaşkınlık vericidir
Büyüler ve gözden kaybolur
Evlat acısı gibi burkar yüreği gitmek
Ne başka bir ışık paklar adamı
Ne de başka bir ıslığı duyar kulakları
Kardeşini öldüren çekmez bu acıyı
Ölmek istersin
Öldürmez
Düğümlenir boğazına
Boğar
Ama öldürmez
Sevdiğin, sevebileceğin gayrı dahası yoktur
Yazmaya kalem, anlatmaya dil yetmez
Yine de anlatır
İster istemez yazarsın
Ama o kıvılcımı sen yakamazsın
Ne yakana mani
Ne yanana derman olabilirsin
Yanarsın
Saatler, günler, aylar sürer
Sönmezsin
Ateş bir türlü sönmez
Sen yanmaya devam edersin
Yanarken anlamak da
Yanana meram anlatmak da
Zordur
İç çekersin
Anlar dersin
İlla ki anlar
Yanarsa anlar
Yandıkça anlar
Sönmeyince ateş
Dinmeyince duman
Allah’ın en avare kulu olsa dahi anlar
Bitmeyen ateşi yakan neyse
Sen de O’sun
Birdir ve gerisi hiçtir…

demişti kraliçe karınca. Yağmur yağdıkça inşa ettikleri devasa delik kapanıyordu. Hazırlıklar tamamdı ama nedense havadaki felaket kokusu bütün karıncaların iliklerine işlemişti. Biri hariç… İşte o kraliçe karınca son vaazında “Bizi çirkin yapan hırstır yavrularım” diye vurgulamıştı. Kraliçe içeri, deliğe girmeyecekti. Düşen yağmur taneleri onu boğacaktı ama aynı zamanda da söndürecekti. O yüce yükseklikten düşen tanrısal su aklını alsa da bitirecekti yangını. Narin kafasına bir damla vurdu. Sol antenini kırdı. Gözünden bir damla yaş aktı. İnadına güldü. Ölse de sönecekti çünkü sönmezse ölecekti. Diğerleri onu anlamıyorlardı. Anlayamadıkça, çare bulamıyor, deliği kapatamıyor ve onlar da boğuluyorlardı. Yasa kutsaldı. Kraliçe içeri girmedikçe delik kapanmazdı. Yaşayacak başka günlerinin kalmadığını bilseler yine böyle davranırlar mıydı? Elbette, hayır. Kim evinde boğulmak ister ki?

Kim?

“Ben!” dedi küçük velet. O evi ben yaktım. Hakim şaşırmıştı. Yedi yaşında küçük bir çocuk nasıl olmuş da evini yakabilmişti? Neden mi? Çünkü ona kimse koşmayı öğretmemişti. Kapatıldığı delik, örülen duvarlar, kırılan kanatlar ve zamanı asla gelmeyen özgürlük… Nasıl mı? Bir mum dibini aydınlatmaz belki ama ona bir tekme atarsan bütün şehri aydınlatabilirsin. Elbette annesi sevmişti onu. Elbette babası da… Ama çocuğun minik aklında sevgi duvarsız olmalıydı.

Yandı
Yaktı
Buz eridi ve geldiği gibi suyun dibine geri döndü.
Gerçek değil bir yalandı belki
Ancak ölesiye doğru, ölesiye aşık
Barut gibi de sarhoştu!