Papatya gözlü cüce çiçekleri koklarken aldığı hazzı bu çölün ortasında bulamıyordu. Belki seraplar bile daha yakındı uzak düşlerinden. Güneş cılız gövdesini yakarken bu cüce sudan çok karanlığı özlüyordu. Düşüncelerinin karmaşasına aldırmadan sol cebinden aynasını sağ cebinden de cımbızını çıkardı. Papatyaların yapraklarını birer birer çekmeye başladı. Bir adım, bir adım, bir adım… Yaprakların gölgesinden sıyrılan gözleri daha da fazla kamaşmıştı. Artık hiçbir şey göremez olmuş, ışıyan karanlığına geri dönmüştü. Çiçeğinden koparılan yapraklar ise çöl rüzgarıyla uçuşurlarken ağlamıyorlardı. Ölüme yakınlardı ve dermanı da yoktu. Solup toprak olma vakti geldiğinde huzurlu olan her yaprak gibi heyecanlıydılar.

“İşte ölüm” dedi minik cüce. “Bu ışıl ışıl karanlığın içinde beni asla bulamayacak.” Haklıydı. Günlerdir kaçtığı ölüm meleği onu bu koca çölün ortasında nasıl bulabilirdi ki? Kaçmak, saklanmak onun işiydi. Yıllarca kendisine ucube gibi bakan insanlardan kaçmıştı. Küçük gövdesi ile sığınacak bir delik bulması zor olmuyordu. Elbette, aradan geçen yıllar koca bir ormanı çöle dönüştürmüş ve onu bu ıssız çölün ortasında yapayalnız bırakmıştı. Artık etrafta ne bir ağaç kovuğu ne de bir yaprak gölgesi kalmıştı. Cehennem sıcağında sesi ölüme çalan rüzgarın uğultusu dışında bir çıt bile çıkmıyordu. Korkusunu dizginleyemediğinden tek yoldaşı olan canım yaprakları da yolmuştu.

Bir adım, bir adım, bir adım… Gittiği yoldan, varacağı yerden bihaber umarsızca yürüdü. Zamanın unuttuğu bu çölde saatler, günler ve belki de aylar geçti. Gözlerini görmez eyleyen koca güneşe aşık oldu. Artık geceleri de gözlerini açmıyordu. Bütün yaprakların kanını donduran bu karanlık onun huzuru olmuştu.

Ölüm meleği olanca heybetiyle cücenin karşısına çıkıp “Merhaba, eski dost” dediğinde cüce ancak bir ayyaşın takınacağı bir tavırla mutluluğu bütün benliğinde hissederek gülmeye başladı. Korkusundan eser yoktu. Melek şaşırdı. Nasıl olmuştu da gözleri görmez bir cüce koca bir çölün ortasında içindeki bu büyük aşkı anlayabilmişti? Merakla sordu: “Biliyorsun ki senin canını almaya geldim. Bu tebessümün sebebi nedir? Büyük bir çelişkinin ortasında aklını kaçırmış gibisin.” Cüce heyecanını gizlemekte zorlanıyordu. Diz çökerek kollarını havaya kaldırdı ve yanıtladı: “Melek kardeşim, vakit bir olup göğe yükselme vaktidir. Hasret kaldığım ateşin kıvılcımını çakmaya geldin. Minnetim sana, gövdemi kavuran aşkım ise gökleredir. Artık beni yakabilirsin.” Melek hafif tebessüm ederek cüceyi ateşe verdi. Dumanı soluyan bütün yapraklar bildiler ki bu koku, bu ışık, bu ateş aşktan gelir ve yine aşka gider…