İlkelciliğe Karşı Sık Yapılan 5 İtiraz
ve Neden Yanlış Olduklarına Dair
Jason Godesky

1. İlkelcilerin çağdaş teknolojiyi kullanmaları ikiyüzlülük değil midir? Şayet ilkelce yaşamayı bu denli çok istiyorlarsa neden ormanlara kaçıp istedikleri gibi yaşamıyorlar?

İlkelcilerin hepsi özünde teknolojiye karşı değildir. Birçok ilkelci teknolojinin belirsiz bir doğası ve önemi olduğu görüşünü savunurlar. Tüm “ilkel” toplumlarda teknolojiye belli ölçülerde rastlamak mümkündür, dolayısıyla kabul edilebilir bir teknolojik düzeyin varlığı aşikardır. İlkelciler arasında bu düzeyin ne olduğu konusunda büyük anlaşmazlıklar vardır. Ancak hepsinin kabul ettiği nokta bahsedilen düzeyin günümüzdeki teknolojik düzey olmadığıdır. Evet, teknolojinin daha düşük bir seviyede olmasını istiyoruz fakat teknolojinin kendisiyle bir sorunumuz olmadığını göz önünde bulundurursak çağımızın durmadan gelişen teknolojilerini kullanmaktan neden kaçınalım ki? Sonuç olarak bir insanın çekiç ile çivi çakmak için bu çekicin insanlığın en büyük eseri olduğuna, bizleri bütün hayvanlardan daha asil kıldığına ve dünya üzerindeki hakimiyetimizi meşrulaştırdığına inanması gerekmez. Aynı husus bilgisayar için de geçerlidir. Bir yandan bilime büyük bir değer verirken diğer yandan bilimin gerçekliğin tek veya en kuvvetli otoritesi olmadığına inanmak olasıdır zira bu iki görüş birbiriyle çelişmez. Ve internet, bu “uluslararası ağ” ile onu destekleyen altyapının sonunun geleceğini ifade eden bir iletiyi yaymak için kullanılabilir.

Dolayısıyla ikiyüzlülükten bahsetmek ancak kimi ilkelcilerin inançlarını bütün ilkelcilere veya ilkelciliğin kendisine mal edersek mümkündür. Şimdi ikinci soruya gelelim, neden ilkelciler ormanlara kaçmıyorlar?

Bu konudaki iki sorundan ilki eğitimdir. Hepimiz, çocuklarına haklı sebeplerle onların diğer insanlardan bağımsız hayatta kalmalarının değersiz olduğunu benimseten medeniyetin içinde yetiştirildik. Uygar kültürel sistem ise iyi uyum sağladı; kendini tam da bireylerin kişisel yeterliliğe en yakın olduğu alanlarda memetik olarak güçlendirdi, böylece aslında herhangi bir bağımlılıktan bahsetmek zorken bir bağımlılık hissi yaratmış oldu. Her şeye rağmen altı yaşına giren her “ilkel”in sahip olabileceği hayatta kalma yeteneği, çoğu ilkelcide ortalama bir insandakine göre daha fazla değildir. Çoğu ilkelci bu durumu iyileştirmek üzerinde çalışmaktadır fakat sizlerin nasıl borsada bankerlik yapma hayalleri kuran bir !Kong yerlisine hemen Wall Street’e gitmesini söylemek yerine önce borsa hakkında birkaç şey öğrenmesini tavsiye edeceğiniz gibi bizler de yaşamlarımızı belli yeteneklere bağlamadan önce bu yetenekleri geliştiriyoruz. “Ormanlara kaçmak” bir amaçtır fakat bu hemen karar verip uygulanacak bir amaç olmaktan ziyade nihai bir amaçtır. Eğri oturalım doğru konuşalım, eğer bu denli kolay olsaydı sizi temin ederim bu yazıyı okuyor olmazdınız.

İkinci sorun ise toprak ve yasalar ile ilgilidir. Medeniyet, “ormanlara kaçmanın” bir seçenek olmasının önünü epey iyi kapatmıştır. Avcılık düzenlemeleri ciddi engeller oluşturmaktadır. Avcılık ve balıkçılık ruhsatlarının yanı sıra toprağa biçilen verginin ödenmesi için belli bir gelir gereklidir. Nihayetinde bu tip bir “küçük çaplı göç” medeniyet var olduğu sürece ihtimaller dahilinde değildir; giderek artan güçlüklerin doğuracağı ihtiyaçlar ve dolayısıyla uygulanacak baskı bizlerin medeniyete, gerekirse zorla, geri döndürülmemiz ile sonuçlanacaktır. Önemli olan çıkmaz şudur: eğer medeniyet bizlerle beraber var olmak hususunda istekli olsaydı, bizler de aynı şekilde istekli olmaktan mutlu olurduk. Fakat nihayetinde medeniyet kendinden başka bir şeyin var olmasına izin vermek gibi bir yetiye sahip değildir. Bizlerle yan yana yaşamak isteyen herkes ile bu hayatı paylaşmaktan mutluluk duyarız fakat medeniyet bunu istememektedir. Medeniyet var olduğu sürece “ormanlara kaçmak” ancak bizlerin medeniyet tarafından eninde sonunda vahşice yok edilmemizi garanti edecektir.

2. Besinlerimiz bol ve düzenli olarak sağlanıyor. İlkelciler hayatımızın geri kalanını bir sonraki yemeğin nereden geleceğini çaresizce bekleyerek geçirmemizi istiyorlar.

İyi o zaman da neden yalnız tarımcılar açlıktan ölür? Aslında medeniyetin besin temini hep güvenilmez ve yetersiz olagelmiştir. Sanayileşen milletler henüz yakın zamanda üretimi “kötü beslenme bolluğu”ndan kar etmeye yetecek kadar arttırmışlardır. Çağdaş yaşamda başarının anahtarı budur. Hala fizyolojimize bütünüyle uyumsuz olan besinler tüketiyoruz fakat bu besinleri öylesine olağanüstü miktarlarda yiyoruz ki 70 sene olan normal insan yaşam süresi boyunca (sağlıksız ve güçten düşmüş dahi olsak) hayatta kalabiliyoruz. Bu yaşam süresi Orta Çağ Avrupası’ndaki soyluların yaşam süresinden daha uzun olsa da Orta Taş Çağı’ndaki (Mezolitik Çağ’daki) atalarımızınkinden daha kısadır.

Dünya sistemimizin seçkin kısmı olan sanayileşmiş dünyanın bu yaşam koşullarının tadını çıkarması, sanayileşmemiş dünyanın müzmin beslenme yetersizliği ve açlığı sayesinde mümkün olabiliyor. Buna karşın hem etçil hem otçul olan avcı ve toplayıcılar bu gezegendeki en kolay uyum sağlayabilen yaratıklardır. Avcı ve toplayıcılar Tierra del Fuego Adaları, Kuzey Kutbu’nun donmuş arazileri, Kalahari Çölü ve Kongo’nun balta girmemiş ormanları gibi herhangi bir ekinin yetişemeyeceği öylesine sapa ve ıssız yerleri kendilerine ev belleyebilmişlerdir. Avcı ve toplayıcıların açlıktan ölmeleri tarihin henüz tanık olmadığı derecede büyük ve neredeyse tüm çok hücreli hayatın son bulacağı çapta bir toplu yok oluşu gerektirir. Ancak birkaç çiftçinin açlıktan ölmesi için kuru geçen bir yaz mevsimi yeterlidir.

Tarımın bereketli ve düzenli bir besin temini sağladığı fikri bariz bir biçimde bir hatadan ibarettir. Hayal ürünüdür. Tarımcılar, evcilleştirilebilen birkaç türe bel bağlamaktadır ve bu türler de birbirleriyle yakından ilişkilidir. Bu tutum, “bütün yumurtalarını bir sepete koymak” benzeri bir safsatadır. Buna karşın avcı ve toplayıcılar çok daha fazla sayıda türün yanında daha geniş çeşitlilikte olan türlere bel bağlamaktadır. Yani aslında ilkelciler gerçekten düzenli ve bereketli olan bir besin temini için güvenilirliği şüpheli ve kıt bir besin temini yönteminden vazgeçmek gerektiğini savunurlar.

3. İlkelcilik yaşam kalitesinde muazzam bir düşüş anlamına gelir. İlaçlar yok, sanat ve müzik yok. Buna karşılık elimize geçecekler ise ötenazi, çok büyük yüzdelerde bebek ölümleri ve 30 yaş civarında bir ortalama yaşam süresidir.

“Ötenazi” suçlaması bir dönem üzerilerine, yaşlılarını yüzen buz kütlelerinin üzerinde ölüme terk ettikleri iftirası atılan Inuitler’den kaynaklanmaktadır. Bu nadir geleneğin aslı, yaşlıların bazen kendilerini topluluklarının iyiliği adına ve topluluk üyelerinin yalvaran itirazlarına rağmen gönüllü olarak kurban etmeleri şeklindeydi. Inuitler’in yaşamı bu tür, kuralı kanıtlayan istisnalarla doludur çünkü bir avcı ve toplayıcı için dahi Kuzey Kutbu sert ve acımasız bir yerdir.

Bebek ölümleri ise tamamen yanlış yorumlanmıştır. Evet, bebek ölümleri avcı ve toplayıcılar arasında fazladır fakat bahsedilen suçlamanın ardında yatan nedenlerden ötürü değil. Yani neden salgın hastalıklar ya da kötü beslenme değildir. Zira bu sorunlar çağdaş toplumlara özgüdür. Tıpkı bizim hayatın gebelikle mi yoksa doğumla mı başladığını tartışmamız gibi avcı ve toplayıcılar genellikle yaşamın ikinci yaşa kadar başlamadığına inanırlar. Avcı ve toplayıcılar yeni doğmuş bebeklerin öldürülmesine bizim kürtaja bakış açımıza çok benzeyen bir şekilde bakarlar. !Kung bir hamile kadın doğum sırasında çalılıkların içine doğru yürür. (Bana çocuk doğurmanın kötü beslenmeyenler için kayda değer derecede az çileli olduğu söylendi.) Ya bir bebek ile geri döner ya da bebeksiz. Her halükarda hiçbir soru sorulmaz. Dolayısıyla avcı ve toplayıcı yaşam sürelerini hesaplama yöntemimiz hiç de adil değildir. Şayet onların bebek ölümlerini hesaba katacaksak bizim de kürtajlarımızı hesaba katmamız gereklidir. Gerçekten bunlar hesaba katıldığında avcı ve toplayıcıların yaşam sürelerinin bizimkilerle hemen hemen aynı ve hatta bazı dönemler daha uzun olduğunu görürüz.

İlaçlar ile ilgili suçlama yaygındır fakat ekseriyetle insan merkezlidir. İlaç antropolojisinde bir kültürün “ilaç” olarak kabul ettiği her şeye “etnik ilaç” adı verilir. İlaç olarak kullanılan besinler ile olan çakışmalar göz önüne alındığında bu tanım bir kültürün renk tayfını bölümlemesi kadar keyfidir. Batının ilaçları bizim etnik ilaçlarımızdır. Her kültür kendi etnik ilaçlarının değerli olduğuna ve diğer hepsinin önemsiz ve boş inançların ürünü olduğuna inanır. Yani açıkça etnik merkezlilik söz konusudur. İlkelcilik, bahsedilen suçlamanın temelinde bu etnik merkezliliğin yattığını öne sürer. Gerçekte dünyadaki çeşitli etnik ilaçların asıl tesirine bakarsak çok az çeşitlilik olduğunu görürüz. Çoğu etnik ilaç bizimkiler gibi oldukça etkilidir; çoğunun açıkça başarısız olduğu bir veya birden fazla alan mevcuttur (biz plaseboyu kullanmaktan ziyade göz ardı ederiz; şamanizm ise tam tersidir ancak herhangi bir ameliyat kavramı yoktur, vesaire) ve hepsi tesirleri çerçevesinde ele alındığında birbirlerinin yerini alabilir. Dolayısıyla ilkelcilik herhangi bir şekilde ilaçların sonunun gelişi anlamına gelmez. İfade ettiği şey oldukça farklı fakat eşit düzeyde etkili bir tıp şeklidir. Şayet çeşitli etnik ilaçların en iyilerini birleştirmeyi amaç edinen bir tıp yaratmaya çabalarsak belki de gerçekten daha etkili olan bir tıbbi sistem geliştirebiliriz.

Son olarak ilkelciliğin sanatın ve müziğin sonu anlamına geleceği suçlaması düpedüz yanlıştır. Sanat, müzik ve diğerlerinin 30000 yıl önce dahi, henüz medeniyet ortada yokken, ilkeller arasında evrensel bir yeri vardı. Bu olgulara medeniyetin varoluş süresinin dört katı bir süredir sahipler. Lascaux mağaralarındaki mağara sanatını Michelangelo ile karşılaştırabiliriz ve Kongo’daki Pygmy kabilelerinin söylediği şarkılar Avrupa’nın 14. yüzyıla kadar erişemediği seviyede çok sesli bir çeşitlilik içerir. İlkel insanların sanat ve müzikten bihaber olduklarını iddia etmenin tek yolu ancak “sanat”ı ve “müzik”i etnik merkezli bir biçimde “beyaz adam yapmadıysa sayılmaz” diyerek tanımlamaktır. “Vahşiler ve Medeniyet” (Savages & Civilization) adlı kitabında Jack Weatherford medeniyetin bilimsel, sanatsal ve müziksel alanlardaki bütün edinimlerini vahşilerle olan iletişimine borçlu olduğu ilham ile kotardığı savını ortaya atar. Eğer herhangi bir kültürün “üstün” olması mümkünse, ilkelciler böyle bir kültürün ilkellere ait olduğunu savunurlar; bizim bütün başarılarımıza ilham veren ve hiçbir kusurumuza sahip olmayan ilkellerin kültürü.

4. İlkeller insancıl değildir.

Bu suçlama “insancıl” olmak kavramının eşsiz bir tanımlamasını gerektirir fakat sık sık aşağıda bahsedilecek olan itiraz ile ilintilendirilir. Bu savı öne sürmek için konuşmacı önce insanlık ve medeniyeti, medeniyetin geçici bir anormallikten ziyade insanoğlunun doğal olan alın yazısı olduğunu ifade eden efsanelerle harmanlar. Aslında medenileşmiş Homo Sapiens bütünüyle uyumsuz olduğu, can çekişen bir varoluşa bağımlıdır ve acınacak bir tutsaklık hali içindedir. Vahşi doğadaki insanlar hayatı, medenileşmiş olanların idrak edemeyeceği seviyede bir özgürlükle ve bolluk içinde yaşar. Tıpkı Eflatun’un baş kahramanının duvara çivilenmiş zavallı insanlara mağara alegorisiyle ile açıklayamadığı gibi. İlkelciliğin hedefi vahşi dünyaya geri dönüştür, mümkün olduğu kadar çok sayıda Homo Sapiens‘i o mutlu, doğal hale geri döndürmek.

İlkelciye göre aslında insancıl olmayanlar ilericilerdir. O ilericiler ki insanlık için doğal olanın diğerlerinin iyiliği için uğraşmak ve despotlar tarafından yönetilmek olduğunu savunurlar; en iyi ihtimalle iyi yürekli ve kanunlara uygun olarak seçilmiş despotlar, yine de despot despottur. O ilericiler ki insanlığın kendi kendine yetemeyeceğini, ancak Bilim ve Felsefe ile kendini yüceltip ilkel korku ve şiddetten Teknoloji ile kurtulabileceğini düşünürler. İlericiler, geçmişimizde acıdan başka bir şey görmedikleri gibi ruhumuzda reddedilmesi, sindirilmesi gereken bir vahşilik ve geleceğimizde ise soğuk, ilgisiz bir tanrılık, nanoteknoloji ile gelecek ilahlaşma ve dünya hakimiyetimizin getirdiği, bu dünyanın bir parçası olduğumuz fikrinin dahi önüne geçen bir yabancılaşma görürler. İlericiler insan olgusuna gerçekten soğuk bakarlar: tutkular bastırılmalı, vahşi olan doğasından arıtılmalı ve normal hali, hiç bitmeyen bir Hobbes kabusu olmalı.

İlkelci bunların hepsinin peri masallarından ibaret olduğunu bilir. İlkel toplulukların böyle bir kabustan ziyade Marshal Sahlins’in ifade ettiği gibi “asıl zengin topluluklar” olduklarını biliyoruz. Dünya üzerinde bu gezegene kolay uyum sağlayamayan tek tür olarak evrimin unutulmuş çocukları olmadığımızı biliyoruz. İnsan doğasının ne şeytani ne de melek gibi olmadığını biliyoruz. İnsanı günahkar ve düzeltilmesi gereken bir varlık olarak görmüyoruz; belli sayıda tanrı inancına göre (birçok, tek veya hiç olması fark etmez) ya da felsefeye veya teknolojiye göre. İnsan olmanın muhteşem bir şey olduğuna inanıyoruz. Ayrıca ilerici tutumun insanlığa köstek olduğunu ve medeniyetin bizi insanlığımızdan ederek türümüz ile ilgili güzel olan her şeyi bizden aldığını görebiliyoruz.

İşte insanlığa olan inancımıza sadık kalmamızdan ve insanlığın kesinlikle bozulmuş olmadığını ve bizim “tamir” etmemize ihtiyaç duymadığını savunan görüşümüzden dolayı bizler için “İnsancıl” (Antropik) adını seçtim. “Hümanist” terimi eğer ilericilerin belli bir grubu için (bence uygunsuz bir şekilde) kullanılıyor olmasaydı iş görebilirdi. Verdiğim isim “misantropik” (insan sevmeyen) teriminin karşısında da güzel duruyor. İlericiler misantropiktir; antropik olanlar ise ilkelcilerdir.

5. İlkelcilerin planladıkları “ütopya”, bu soykırımcı manyakların insan nüfusunun %99’unu topyekün katletmelerini gerektirir.

En iyisini sona sakladım. Bu itiraz ilerici kamp tarafından ilkelcilere karşı yapılan en güçlü saldırıdır.

Dünya nüfusunun çağdaş medeniyet olmadan aynı seviyede tutulamayacağı reddedilemez bir gerçektir. Elbette, çağdaş medeniyetin de sürdürülebilir olmadığı fazlasıyla açıktır. Bu iki gerçek göz önünde bulundurulduğunda bir tür toplu ölümün kaçınılmaz olduğu ortaya çıkar. Bu toplu ölüm bir soykırım yoluyla olabilir ancak ilkelcilerin çok küçük bir azınlık olduğu (ve hep öyle kalacağı) göz önünde bulundurulursa bu kırımın sorumlusunun bizler olacağı olasılık dışıdır. Bizim olup olacağımız yakınlıkla karşılaştırılamayacak ölçüde iktidara yakın olan birçok partinin kendi menfaatleri için soykırımlara çok daha büyük ilgisi vardır. Diğer seçeneğin açlık ya da salgın hastalıklar sebebiyle yok olmak olduğu düşünülürse soykırım, can çekişen bir hayvanın acısına son vermek için vurulan son bir darbe gibi nazik bir yöntem olarak görülebilir. Ancak en nihayetinde bu çapta bir soykırım kesinlikle olanaklar dahilinde değildir ve ölümler kaçınılmaz olsa da bu ölümlerin bir soykırım ile gelmeyeceği neredeyse kesindir.

Bilakis, bir çöküşün gerçekleşmesi ihtimali her zamanki gibi daha büyük bir olasılıktır. Karmaşanın veriminin azalması artık medeniyetimizi öyle bir hale getirdi ki artık eskiden kolaylıkla üstesinden gelinebilecek küçük bir çalkantı bile onu yok edebilir - tıpkı bir AIDS hastasının AIDS yüzünden değil de sağlıklı bir insanın dert etmeyeceği basit bir hastalık yüzünden ölmesi gibi. Belki petrol krizi, belki de küresel ısınma… Zararı doğuracak sebep ne olursa olsun besin üretme kabiliyetimiz son bulacak. Açlık, besin kaynaklı ayaklanmalara sebep olacak ta ki sonunda hayatta kalanlar yamyamlaşana dek. Şehirler savaş alanlarına dönüşecek ve ancak yüzünü doğaya çevirip onun içinde yaşayabilenler, birilerinin onlar için yetiştirmesine gerek duymadan besin bulabilenler - yani tekrar ilkelleşebilenler - diğerlerinin aklından bile geçmeyen zengin kaynaklara erişebilecekler.

Evrim hep böyle süregelmiştir. “Oksijen Felaketi”, karbondioksit soluyarak dışarı oksijen gazı veren mikropların aşırı artışı sebebiyle meydana gelmiştir. Sonunda atmosferin alaşımını değiştirdiler ve oluşan zehirli ortamda boğularak öldüler. Ancak zehirli oksijeni soluyabilecek şekilde uyum sağlayan mikroplar su yüzüne çıktı ve hızla çoğaldı. Böylece ataları olan karbondioksit soluyan mikroplarla bir denge kurdular ve günümüzde de atmosferi düzenleyen oksijen döngüsü başlamış oldu. Yani şimdi de çöküş, medeniyete, dolayısıyla insanlıktan çıkmış uygarlaşmaya ve Homo Sapiens‘in tutsaklığına son verirken dünyayı tekrar ilkelleşen insanlara miras bırakacaktır.

Hayal ürünü olan soykırım senaryosu bazı ilkelciler tarafından sahipleniliyor olsa da bu açıkça deliliktir ve tarif edilemez derecede şeytanidir. Daha önce de ifade ettiğim gibi ölmek üzere olanlar için bir silah atışı ile çabuk ölmek, açlıktan veya salgın hastalıktan ölmeye göre tercih edilebilir olabilir, veya şehirlerinin savaşçı yamyam çetelerce yerle bir edildiğini görmekten… Ancak böyle bir seçeneğin ihmal ettiği evrimsel bir incelik vardır. Dünyadaki her bireyin bir seçimi olacaktır. Acı sona kadar kültürlerinin bir parçası olmayı ve onunla ölmeyi ya da yeni bir kültürü ve kendi insanlıklarını benimseyerek yeni bir dünyada var olmayı seçmekte özgür olacaklardır. Soykırım eylemi bunu ihlal eder. Böyle bir eylemi gerçekleştirmek suçunu işlemek kendini tanrı yerine koymaktır (tıpkı ilericilerin insanlarla gezegendeki diğer bütün canlıları birbirinden ayıran saçma, mantıksız ve insan merkezli endişeleri olmasaydı yapacakları gibi), yani kimin yaşayıp kimin yaşamayacağına karar vermektir. İşte bu yüzden Ted Kazcynski’nin yaptıklarının şeytani olduğuna inanıyorum: sorumlu olduğu terörün bütünüyle yararsız olmasını bir kenara bırakın, medeniyetin de işlemiş olduğu en büyük günahı işledi. Kendini ölümü ve yaşamı dikte eden bir tanrı yerine koydu.

Çoğunluk ölmeyi seçecektir belki; bunu değiştiremeyiz. Tıpkı Kaczynski’nin diğerlerini ölmeye zorladığı gibi onları da yaşamaya zorlamak yanlış olur. Elimizden geldiğince uğraşmamız gereken şey ise bunun herkesin yüzleşeceği bir tercih olacağını anlamasını sağlamaktır.

Bu savunmayı duyan birçok ilerici, bizlerin böyle bir şeyin olmasına “izin” vermeye istekli olmamızın canavarca olduğunu iddia edecektir. Öncelikle bu tip bir ifadenin altında yatan böbürlenme manasızdır; bizim böyle şeylerin olmasına “izin” vermek gibi bir durumumuz yok. Güneşin doğmasına ya da yağmurun yağmasına “izin” vermediğimiz gibi. Buna karşın ilkelciler bir şemsiye veya güneş kremi yaparken ilericiler havayı nasıl kontrol edebileceklerini bulmanın bir yolunu düşlerler. Aramızdaki fark budur; ilericiler bu tip bir kutsal kontrolü arzularken ilkelciler bu dünyanın tanrısı değil bir parçası olduklarını kabullenirler ve buna göre davranırlar.

Ancak böyle saçma bir ifadenin ana fikrine değinmek gerekirse - yani bizlerin böyle bir çöküşü durdurmak için ahlaki bir zorunluluğumuz olduğu fikrine - hasta bir çocuğu düşünün. Kardeşimi düşünün. Bu benim en eski hatıralarımdan biridir. Doktorlar bütün belirtiler bunu gösterse de hastalığının menenjit olmadığını söylediler - elbette, bu nasıl mümkün olabilirdi ki? Henüz birkaç gün önce vücuduna büyük miktarda menenjit patojeni enjekte edilmişti ve aşılandığı düşünüldüğünde bu ihtimaller dahilinde olamazdı. Böyle bir şeyin olması bilimin ve tıbbın hatalı olduğu anlamına gelirdi.

Annem izlemememi söylese de gizlice izledim ve gördüklerim sonsuza dek beynime kazındı. Küçük kardeşim acılar içinde çığlık atarken vücudu babam ve bir doktor tarafından hareketsiz tutuluyordu ve diğer bir doktor ise küçük kardeşimin neredeyse boyu uzunluğunda bir iğneyi onun omurgasına sokuyordu.

Kardeşimin çektiği acıyı hayal bile edemiyorum - veya babamın onu böyle bir şey için tutuşunu. Ancak o doğru olanı yaptı - zor olanı yaptı. Kardeşim o gece öldü ancak babam bu acıdan kaçmanın tek yolunun ölüm olduğunu biliyordu ve yaşamayı seçti. Büyük bir acıydı fakat geçtiğinde tekrar hayata döndük.

Bu olay tıpkı insan ırkının şu anki durumuna benzemektedir. Medeniyetimiz eğer Tunç Devri’nde çökseydi milyonlarca ölüme ve Akdeniz boyunca ekolojik tahribata neden olurdu. Bu gerçekleşmedi ve bunun yerine savaşları, imparatorlukları ve Yeni Dünya’daki katliamları gördük. Şimdi yine aynı uçurumun kenarında duruyoruz. Çöküş bugün milyarlarca insanı yok edebilir ve geri dönüp baktığımızda medeniyetimiz Tunç Devri’ni atlatmasaydı daha iyi olurdu diyebiliriz. Ancak medeniyetimiz, bizleri bugün de ilerlemeye iten baskılar yüzünden bunu atlattı. Şayet mucizevi şekilde bir “deus ex machina” (ç.n. tanrı makinesi) daha bulursak işler yine kötüye gidecek - trilyonların ölümü, türümüzün ve dünyadaki diğer bütün çok hücreli canlıların yok oluşunun gerçek bir ihtimal haline gelmesi…

Çöküşün bedeli büyüktür. Atalarımız tarafından ödenmeliydi bu bedel ve lanet olsun onlara bunu ödemedikleri için! Bedeli çok daha küçük olabilirdi. Bunun yerine sorumluluk bizim üstümüze kaldı ve bu bedel katlanabileceğimizden fazla olabilir. Fakat buna katlanmalı ve bu bedeli ödemeliyiz. Eğer yaparsak insanlık yeniden özgür olacaktır. Yapmazsak bedelini çocuklarımız ödeyecek ve bunun yükü katlanabileceklerinin ötesinde olacak - bizleri tıpkı bizim atalarımızın zayıflıklarını lanetleyişimiz gibi lanetleyecekler zira bizim zayıflığımız yüzünden artık bedelin ödenmesinin ardından parıldayan bir umut olmayacak. Onlar için bedel öyle büyük olacak ki türümüzün yok oluşuyla ödemeleri gerekecek.

Çevirmenin Notu

Bu metin, Jason Godesky tarafından yazılan “5 Common Objections to Primitivism, and Why They’re Wrong” başlıklı yazının Türkçe çevirisidir ve 15-03-2013 tarihinde http://theanarchistlibrary.org/library/jason-godesky-5-common-objections-to-primitivism-and-why-they-re-wrong adresinden alınmıştır. Çeviri hakkındaki görüşleriniz ve eleştirilerinizin, rüyalarında tarzan ile aşık atan çevirmenin başının üstünde yeri vardır.

Güncellemeler

  • 2013-03-15: 5. maddenin başlığındaki anlam düşüklüğü giderildi.
  • 2013-03-20: 5. maddenin başlığı yeniden, daha açık olarak ifade edildi.